Anakarttaki hata ;
Normalden fazla iki doz lityum çakmanın, 1 saat psikoterapi konuşmasının, gün boyu akvaryum ve kaplumbağa yuvası bakımının ardından; hiç sonu gelmeyecekmiş gibi uzun bir aranın ardından tekrar mutluyum. Açıkçası psikolog kıza ilk gördüğüm andan gıcık oldum. Nerde eski tatlı psikoloğum: (doğum izninde) Bu herşeyi-bilirim edalarındaki ayak bağcıklarını çıkarmış yeni bitme kıza neden bütün özelimi açıyorum? Amma-ve-lakin faydasını verdi. Ondan mı bilmiyorum ama mutluyum. Eve geldim dip odaya geçtim, klimayı açtım, patatesli omletimi yedim, Rubik küpümü 5 dakikanın altında 3 kez çözdüm, "Einstein'ın Tanrısı" kitabımı elime aldım, 1 sayfa okudum ve dahasını getirmeden aklıma uçarı bilimsel fikirler nüfuz etti. Sanki bu anı beklermişçesine. Sanki sabah yem attığım küçük onlarca balığım gibi. Şimdi;
Kötü bir ayrılık yaşadım. 8,5 aylıkken evden alınan oğlum şimdi 15,5 aylık. Ayrılığın zaman birimi benim için bu. Yıllar da biliyorum birbirini kovalayacak. Umarım her zaman iyi bir baba olacağım ve bu anlamsız ayrılığı belki becerebilirsem bir avantaja bile çevirebilirim. Hatta beni bu günkü yazımı yazmaya iten de bu düşünce oldu. Şu var ki eşimi ve oğlumu çok seviyor bütün zamanımı onlarla geçiriyordum. Hâlâ da istediğim budur, imkanı olsa. Ama eşim evimi terkettikten sonra bunu yapamadığım için dört elle işime sarıldım. Bu 7 ayda işimde harikalar yarattım. Amirlerimin ağzı açık kaldı tekrar kez taktirlerini söylediler. Sonra Performans değerlendirmesi oldu ve en zayıf performans notunu aldım. Haksızlık büyük oldu. Amirlerim özür diledi. Performansı benden 3-4 sene önceden tanıdıkları kişilere paylaştırmak zorunda kaldıklarını ifade ettiler. Bu sebeple zaten 2 sene gecikmiş kıdem ve zam alma hakkım otomatikman bir sene daha gecikti. Bu da tabi beni psikolojikman bir süreliğine çökertti. Ben bu işe özveri göstermek için gece ikilere kadar mesaiye kalmıştım ve belki eşimi ve çocuğumu kaybetmemde bu mesailerin ve bende oluşturduğu stresin baskının da büyük etkisi olmuştu. Karşılığında da ne alıyorum koca bir sıfır. Ne adalet demi?
"Einstein'ın Tanrısı" okumaya başladığımda aklıma gelen fikir şuydu. Fraktal matematiğinin Pixar animasyonlarını nasıl güzelleştirdiğini biliyordum. Aynı matematiği evrenin boyutlarına uygularsam ne elde ederdim? Evrenin herhangi bir x,y,z,t noktasındaki boyut sayısı hemen yan komşusunun boyut sayısından eksik, fazla veya (nicelik olarak aynı fakat nitelik olarak) farklı olabilir mi? Mikro ölçekteki bu farklılık makro ölçeğe fraktallar benzeri nasıl bir etki olarak yansır? Bu çok güzel ilham verici bir bilimsel düşünce. Ve daha güzeli bilgisayarda modelleyerek test etmek , konu ile ilgili kaynak bulmak mümkün. İşte aklıma gelen ilk düşünce buyken ikincisi şu oldu. Eğer ailem yanımda olsa tüm vaktimi onlarla geçirmek isteyecek bu sorunun üzerine gitmeyecektim. Şu satırları bile yazmayacaktım. Keza mühendislik demeye bin şahit ister, ileri teknisyenlik yaptığım işime tüm eforumu harcasam, elimde sadece ben değil falanca başka kişi tarafından da işletilebilecek bir sistemin tablo ve grafik ve kullanım_kısayolları senaryoları olacaktı. Yani yine bu güzelim fikre ayıracak bir vaktim olmayacaktı.
Bu fikir bana ne vaadediyor? Gerçekten benim olmasını. Ailem elimden kayıp gitti. İş yerinde bir türlü kendimi gösterebilmemin imkanı yok. İnsanlar insanlar insanlar. Aynı HamleT'in kelimeler, kelimeler, kelimeler demesi gibi. Benim içinse tek-kelimelik-insanlar ve onların sürekli bana çelme takma çabası. Yalnızlığı bu yüzden seçtim. Aptallardan bir ordu da onbaşı olmaktansa, yalnız yarı-deli bir çöl-ejderhası olmayı işte bu yüzden seçtim. Bu seçimi 6 yaşımda yaptım. 31 yaşımda ne doğru bir seçim yaptığımı gitgide daha iyi anlıyorum. Niyetim ebediyen yalnızlık değil elbette. Atamın dediği gibi "beni tanımak benimle fiziksel olarak tanışmak değildir. benim düşüncelerimi anlıyor, benim duygularımı hissedebiliyorsanız beni tanımış olursunuz"
Gelelim başlığa ve fasulyanın faydalarına. Duygu dediğimiz şeyin ve bugünkü duygusal rahatsızlıkların kökeni üzerine güzel bir TED konuşması izledim. Diyor ki kadın, birşey kafanızda bozuk teyp gibi yankılanıp duruyorsa ve aklınızdan çıkaramıyorsanız, işte hafızanın ilk bebek adımları. İnsanoğlunun hafızası zekasının temel taşlarından birisi. Hafızası sayesinde konuşmayı öğrenebiliyor, keşfedebiliyor. Hafızayı mümkün kılan şey ise: sıkı durun:: duygular ! Mesela çocukluk anıları neden hiç unutulmaz. Çünkü duygularımızı en yoğun yaşadığımız zamanlar çocukluk yıllarımız. Benim için 90'lar. Kadını söylediği aklıma yattı gerisini ben getiriyorum. Kötü duyguların hatırlanabilirliği ise daha fazla ! İşte mutsuzluğun evrimsel kökeni. Mutsuzluğa yol açan hatayı tekrar etmemek için, o hatayı hem hatırlamak hem kafamıza kazımak için mutsusuz. Bir ay bir yıl bir ömür herneyse. Bu zamanında önemli bir evrimsel bir avantaj sağlayabilmiş olabilir. Şimdi de bakın daha zeki insanlar daha mutsuz. Sebebini yukarıda açıkladım. Vah vah demi, işte mükemmel insan. Hüman.
Herneyse biraz da bilgisayar mühendisliği çiziktirip konuyu kapatıp kitabıma dönmek istiyorum. Bilgisayarın temel bileşenleri işlemci, geçici hafıza ve kalıcı hafızadır. Bir bilgi kalıcı hafızaya yazılmak istendiği zaman, yazılacak yerin adresi elektriksel olarak anakart üzerindeki BUS denilen yüklenir. Yani BUS'ın kablolarındaki elektronlar emilerek veya basılarak istenen adres (örneğin Posta Kodu:06500) hazırlanır. Böylece kalıcı hafıza ünitesi o kablodaki voltaja göre istenen posta kutusunu sana getirir. (örnekte: 06500) ondan sonra yazacağın bilgiyi yine anakarttan geçirerek buranın içine koyarsın. Ondan sonra gelecekte o bilgiye ulaşmak istediğinde Anakart'ın BUS'ına 06500 elektrik vermen yeterlidir.
Gelelim kafamızın duvarlarının içine şakak kemiklerimizin arkasına. Bizde de işte buna benzer şekilde mutlu mutsuz arasında bin ton renk aldığımızda, bir çiçeği kokladığımızda beynimiz bir duygu hissediyor. İşte o 06500'dür. Mesela nostalji hissediyoruz diyelim. İşte o posta kutusuna yerleştirdiğimiz tüm anılar, cep telefonundaki tüm resimler 06500 altına yazılacak. Sonra bir gün gelecek beynimiz yaşlanacak ve sürekli 06500, 06500, 06500 basacak. Bozuk bir anakart gibi ve biz sürekli nostaljik anılara boğulacağız. Elimizde değil. Yada elimizde belki. İki doz lityum çakarsan bir güzel kendini yorup horul horul uyumayı başarırsan, ertesi gün de güzel bir kafein alıp bol muhabbetle kafanı dağıtırsan olabilir. Belki o zaman 06501 basmaya bile başlayabilirsin.
Belki benim 06501'im şu fraktallı dünya. Umarım konu ile ilgili hassasiyetimi yarın da koruyabilirim. Şu an bilmiyorum tabi. Ama sen bir sonraki yazıda bunu hemen öğrenebilirsin
